Ana sayfa Yazılar CHP Genel Başkanı Olsam Neler Yapardım?

CHP Genel Başkanı Olsam Neler Yapardım?

322
7
Bugüne kadar belediye olsun, genel seçim olsun oy verdiğim hiçbir parti ya da kişi seçim kazanamadı. Gidişattan pek memnun değilim ama umutsuz da değilim. İçimi şişiren, Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) grup toplantılarından birini izlemeyi yarım bırakıp bu yazıyı yazmaya karar verdim. Ben bile seni izlerken sıkılıyorsam, başkası niye oy versin diye düşünerek…
chp-genel-baskani-olsam

Öncelikle beni tanımayanlar için eğitim hayatımı kısaca özetleyeyim. Lisede gazetecilik okudum, daha sonra sınavsız iki yıllık Halkla İlişkiler ve Reklamcılık programı derken, onu 4 yıllık Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümü takip etti.Onlar da yetmedi, bir de üstüne Reklamcılık ve Tanıtım yüksek lisansı yaptım. Siyaset okumamışsın ne bıdı bıdı konuşuyorsun diyenler, meclis profilinin eğitim durumlarına, hangi okulları bitirdiklerine bir göz atsınlar derim.

Karşımızda İsviçre seçmeni olmadığı ve adaletli bir şekilde yarışılmadığının farkındayız ama bir yandan bu durumu zırt pırt dile getirirken (kaynak az, medyada yer alamıyoruz, seçim çalışmalarımız engelleniyor vb.) diğer yandan buna uygun, seçimi kazanmaya yönelik, krizi fırsata çevirecek farklı stratejiler geliştirmek konusunda oldukça yetersiziz. Peki CHP’nin başına ben geçsem, genel başkan olsam neler yapardım?

Medya ve İletişim

Ne kadar bağırırsan o kadar iyisin. Ben aslında sakin bir insanım, gerekmedikçe de fazla konuşmayı sevmem ama genel başkan olacaksam eğer bu özelliklerimi bir kenara bırakmam gerekecek. Her konuda bir fikrim olmalı ve bunu en yüksek perdeden dile getirmeliyim. Kemal Kılıçdaroğlu beğendiğim bir kişilik ama Türkiye’de yaşayan milyonların gözünde iyi bir lider değil. Başka bir ülkede seçime girse kazanırdı orası ayrı tabii. Tanrılar kurban istiyor misali, halk şiddet, bağırma, kabadayılık görmek istiyor. Sakin sakin, mantıklı konuşursan pısırık yaftasını yapıştırıveriyorlar hemen. Hatırlarsanız eğer, Kılıçdaroğlu bir grup toplantısında elini kürsüye vurarak bir partili için “Atın onu dışarı!” diye bağırmış, bu durum sonrası salondakiler “Başbakan Kemal!” tezahüratlarıyla deliye dönmüşlerdi. Birini salondan attırmakla başbakanlık arası nasıl bir ilişki var sorusunu bir kendimize sormak lazım. Bu nedenle ne kadar bağırmak, öfke, sinirlilik hali o kadar köfte.

Prompter kullanmayan kaybeder. Okulda arkadaşlarıma sunum yapmadığımdan zırt pırt notlarıma bakarak konuşmanın alemi yok. Bu yüzden mutlaka prompter kullanırdım. Notlar üzerinden takılmadan konuşmak zeka ve beceri ister ama amacımız zekamızı göstermek değil seçim kazanıp oy toplamak. Her yerde prompter’la konuşma yapan AKP’ye oy verenlerin yüzde kaçı sizce Başbakan’ın, Cumhurbaşkanı’nın prompter kullandığını biliyor? Sen istediğin kadar önündekinden okuyor de ya da onun önüne yazılı olarak geliyor de seçmenin son söylediği “Adam ne güzel konuşuyor be!”.

Haber ol. “Haber kanalları hep yandaş bize yer vermiyorlar, hepsi korkak” demek yerine onlar beni haber yapmıyorsa ben nasıl haber olurum diye düşünürdüm. Tarafsız gazetecilik, halkın haber alma özgürlüğü vs. konularının ikinci plana atıldığı ülkemizde her hareketimi şova dönüştürürken haber yapmayanların pişman olmasını sağlardım. Zaten baskı almış başını yürümüş, taraf olmayan bertaraf oluyor, böyle bir ortamda sen farklı bir şeyler sun ki kanallar da yayınlamak zorunda kalsın. Misal, kalkıp gizlice birinin konserine gitsem, konser sonunda da, o şarkıcı benim orada olduğumu fark etse, beni sahneye davet etse… Sonunda da sahneye çıkıp beraber bir şarkı söylesek al sana haber. Benim verdiğim bu örnek, herkesin aklına gelebilecek olan en basitlerden biri. Yaratıcılığın sınırı yok sonuçta.

Akılda kalıcı grup toplantıları. Projeksiyon cihazı icat edileli yıllar oluyor ama CHP bunun farkına varabilmiş değil. Ben olsam her grup toplantısını ayrı bir şova çevirirdim. Madem medya bana yer vermiyor, madem insanlara kısa zamanda mesajlarımı vermem lazım bunun için görsel, işitsel tüm yolları kullanmam gerek. Kılıçdaroğlu, “insani gelişim endeksi”, “tutuklu gazeteciler” diye konuşurken kendi milletvekili bile uyukluyorsa orada bir şeyler yanlış demektir. Organizasyonun, seyrettirebilmenin önemini kavramak gerek. Aksi takdirde sana oy vermeyen biri seni niye seyretsin? Ben bile seyrederken sıkılıyorken…

Belki saçma gelebilir ama makyaj her şeydir. Grup toplantısı salonu fazlasıyla eski ve demode duruyor. Oturanlar, seyirciler arasında bir düzen yok (masaya oturan vardı düşünün). Kullanılan renkler, ışık, ses düzeni, gösterilecek videolar, giyim, etkili hitabet vb. her şey bir bütün ve “doğaçlama, samimiyet ve içerikten” daha fazla üzerinde durulması gereken konular.

Gündem yarat. Rakip partinin ortaya attığı bir konu üzerine gitmektense, kendim ortaya bir konu atar gündem yaratmaya çalışırdım. Bu konuda, yoğun katkılarıyla Antalya’da CHP’ye belediye seçimleri kazandıran isim Ateş İlyas Başsoy‘un Pegasus Yayınları‘ndan çıkan “Akp Neden Kazanır? CHP Neden Kaybeder?” kitabını okumanızı tavsiye ederim. Takip eden, takipçi olmak yerine takip edilen olmak gerektiğini söyleyen Başsoy’un önerdiği No filmini de izlemenizi tavsiye ederim. Filmde, doğduğum yıl olan 1988 yılında, Şili’de diktatör Pinochet’in, genç bir reklamcının yaratıcı kampanyası sayesinde referandumu nasıl kaybettiği anlatılıyor.

İcraatlar

İstanbul’un refah düzeyi en yüksek ve en büyük ilçeleri Kadıköy, Beşiktaş, Sarıyer, Şişli vb. hep sende. Ama “en iyi çalışan belediyeler hep AKP’de” algısı neden var o zaman? Buralarda oy alıyorsun, Sivas’ta yaşayan Sivaslıdan daha çok Sivaslı İstanbul’da sana oy veriyor ama Sivas’taki oyun bir elin parmaklarını geçmiyor neden acaba? “İktidar biz değiliz ki, hele bir iktidara gelsek ohoo neler yaparız!” diye düşünüyorsan geçmiş olsun. Efendim, madem Kadıköy, Beşiktaş bizim, gider Anadolu’da Cumhuriyet Halk Partisi’ne geçmiş ama nispeten daha fakir belediyelere destek olurum. Böylece, “İstanbul, İzmir’den ibaret değiliz” mesajını sokarım milletin gözüne. Kaynak yok ama dersen de ağzının ortasına çakarım bir tane. Hem çevre belediyeler, hem de halkın gözünde çalışıyor algısı yavaş yavaş oturmaya başlamış olur. Kadıköy’de yaşayan biriyle Tunceli’de yaşayan birinin aynı hizmeti aldığını düşünsenize? Yapılan park vb. hizmetler var ama benim bahsetmek istediğim ihracat örnekleri parktan fazlasıyla öte…

Kadıköy’ün nüfusu Avrupa’daki birçok ülkeden fazla. Başbakan olamıyorum diye ağlayacağıma kendi belediyelerimde farklı, ilgi çekici ne yaparım diye düşünürdüm. Ülkenin geneline yapacağımı söylediğim icraatları önce kendi belediyelerimde uygular, “Bakın iktidar olmadığmız halde neler yaptık, beni seçerseniz eğer diğer illerde de bu projeyi hayata geçireceğiz” mesajını verirdim. Halk örnek icraat görmek istiyor sonuçta.

Çalışma Arkadaşları



Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim. Kusura bakmayın ama etrafımda bıyıklı, yaşlı partili görmek istemiyorum. Elbette ki tecrübeli isimler duracak ama büyük bir bölümünü sepetlerim gibime geliyor. Gençler ve kadınları tepe yönetimlere şimdikinden daha fazla koyardım. İleride seçilip Başbakan olursam da kabinenin yarısı kadınlardan oluşurdu. Örneğin, Selin Sayek Böke gibi bir isim çok doğru ama yeterli değil.

Ünlü desteği önemli. Aman tadımız kaçmasın, hangi partiye oy verdiğim bilinmesin diye ünlü isimlerin partileri destekleme açıklamaları yapmamaları bence yanlış. Tarafsız olmak zorunda değil kimse. Hoş alenen ben şunu destekliyorum demese bile belli oluyor zaten kimin kime sempatisi olduğu. Gülse Birsel, Beyazıt Öztürk gibi isimlerin partiye gönül rahatlığıyla üye olması, hatta aktif olarak çalışmaları için çaba gösterirdim.

Örgüt, Kadın Kolları, Gençlik Kolları

Yemiyor ama çalışmıyor da. CHP hakkında şöyle bir algı var: Yemiyorlar ama çalışmıyorlar. Yemiyorlar kısmı her ne kadar yanlış olsa da (diğerleri kadar fazla yemediklerinden ve ortada olmadıklarından göze batmıyorlar sadece) çalışmıyorlar kısmı fazlasıyla doğru. Yeteri kadar çalışmıyorlar diyelim. Daha doğrusu çalıştıklarını gösteremiyor, göze sokamıyorlar.
AKP’deki sistemli örgütlülük CHP’de yok. Herkes farklı telden çalıyor. Habercilikte de olan 5N1K (Ne, Nerede, Ne zaman, Neden, Nasıl, Kim) sorularına cevap vererek ana hatlarla bunu örgütle paylaşmak ve benimsetmek, bu noktada teknolojinin nimetlerinden fazlasıyla yararlanmak gerekli. Arkadaşlar arası bile örgütten daha iyi çalışan Whatsapp grupları var. Oy getirmeyen il başkanlarını hırslı ve çalışmaya istekli “gençler”le değiştirirdim. Bu çağda Twitter hesabı olmayan il başkanlıkları var düşünün! Gençler tecrübesiz olur, yapma etme diyenlere bekleyin de görün derdim. Toplantı yapmak için illa Ankara’da buluşmaya da gerek yok. Herkesin online olarak katılabileceği toplantılar yapmak bu çağda oldukça kolay.
Saçı fönlü, sarışın, laik CHP teyzesi. Hepsine gönüllü çalışmaları için teşekkür eder, niyet iyi olsa da, algı kötü olduğundan biraz geri planda durmalarını rica ederdim. Kadınların gücüne fazlasıyla inanıyorum. Bu nedenle kadınları örgütleyecek, gaza getirip çalışmalarını sağlayacak birini kadın kollarının başına getirirdim.

Gençlik Kolları mı o da ne? Çevremden de gördüğüm kadarıyla gençlerin çoğu partiye üye olmak konusunda istekli değil. Parti tarafından da bunu motive edici çalışmalar yeteri kadar yapılmıyor. Gençleri fazlasıyla partiye çekmek lazım. AKP gençliği siyasete bu kadar yakın ve sahiplenirken biz neden Tweet atmaktan öteye geçemiyoruz. Konu yine dönüp dolaşıp örgütlenme meselesine geliyor. İlgi çekici ve partiye yakınlaştıcı uygulamalar yapılır, yine gençlik kollarının başına kitleleri partiye katılımını sağlayacak tanınan biri getirilirse gençleri çekmekte zorlanılacağını düşünmüyorum.

Halkla İlişkiler


CHP halktan kopuk.
 Bu noktada İzmir milletvekili Özcan Purçu‘yu örnek alsak yeter. Onun gibi 50 kişi olsa partide, %40 oy garanti. Adam samimi, oynamıyor, bakın ben de sizden biriyim, seçildim ama değişmedim imajını fazlasıyla veriyor. Halkla daha fazla kucaklaşılmalı ve sürekli sahada olunmalı. CHP’de, ben sizin ayağınıza gelmem ama bana oy verin havası var yoğun olarak. Köy köy gezeceksin arkadaşım, kadrolarına vereceksin gazı, vereceksin gazı.

Karizma. AKP’ye oy veren yakın bir arkadaşım Erdoğan için, “Adamın bir karizması var” dediğinden beri düşünüyorum cidden var mı, ben mi körüm diye? Belki körümdür ama Kanada Başbakanı Justin Trudeau neden tüm dünyaca seviliyor? Evet Türkiye bir Kanada değil ama her seçmen mutlu ve karizmatik bir lider görmek ister. Sonuçta, Cem Uzan‘ın aldığı oy oranını unutmamak gerek.

Komşu halklarla ilişkiler. Komşularla da bir ton sorunumuz var malumunuz. Halkla ilişki deyince ben sadece Türkiye’yi değil çevre ülkelerdeki halkları da bu potaya sokuyorum. Misal gidip Yunanistan’da Çipras‘la sirtaki yapsam, bana, partiye, ülkeye neler kazandırır bir düşünün. Bir sirtaki ile ilişkileri yumuşatmak, Yunan halkının gözünde iyi bir konuma yükselmek bu kadar kolay.

Cenazeler. Bu konuda Mustafa Sarıgül örnek alınmalı diye düşünüyorum. Şişli’de yaşayanlar bilirler, adam belediye başkanlığı döneminde neredeyse her cenazeye katılmasıyla tanınıyor. Ne var yani katılırsa katılsın demeyin, cenazeye katılmak, kişinin en zor gününde yanında olmak kitle üzerinde olumlu yönde büyük bir etki yaratıyor. Yakın bir akrabam, “Helal olsun adama, hepsine de katılıyor” demişti.

Din

 
(Bu başlık altında yazacaklarımı pek tasvip etmesem de hepsi yapılması elzem durumlar.)


Elhamdülillah Müslümanım. Keşke şartlar başka olsaydı da insanlar din, dil, renk vs. bakmadan sadece fikirleri üzerinden adaylara oy verseydi ama ne yazık ki din, seçmen kitlesi üzerinde oldukça önemli bir etken. Sünni bir başkan olmam fazlasıyla artı ve her sıklıkta kullanmam gereken bir durum.

Halk gösteriş sever. Her ne kadar ibadetin gizlisi makbuldür diye düşünsem de bunu hareketlerime yansıtmazdım. Cuma namazları nasıl şova dönüştürülür siz görün o zaman.
Benim dedem müftüydü. Aslında dinle pek arası olmayanların kullandığı bir söylem bu. Dedesi müftüyse kendisi de otomatik olarak dinden muafmış gibi… Ama işin gerçeği şu ki, benim dedem gerçekten müftüydü. Hoş, ben onu hiç görmedim; ben doğmadan vefat etmiş ama onunla anılarımız varmışcasına anlatır, kitleleri etkilemeye çalışırdım. Sonuçta, hikayelerdir akılda kalıcı olan. “Bir gün hiç unutmam, o zamanlar küçüğüm tabii, beni yanına çağırdı. ‘Haydi dedi gidiyoruz!’, dedim ‘Nereye dede?’ Camiye ilk kez o gün dedemle gittim. İşte o mübarek insan beni bu yüce dinle tanıştırdı, secde yüzü gördüm!”

Ananem hayatta ve başı kapalı. Mutlaka bayramda seyranda, hatta zırt pırt eli öpülürken medyaya görüntü vermeli. Rahmetli babaannem de gece yatarken bana duaları öğretirdi (Bu gerçek olay). Bu da kullanılması gereken etkili olaylardan.
 
Annem başı açık ama dindardır. Annem Kuran okumayı biliyor; ben de sıkça bana da öğretsene dememe rağmen öğretmedi. Ben de kalktım internetten kendim öğrendim. Ama başkan olursam eğer hikaye hazır; “Bir gün annem içeri, odaya gitmiş başını kapatmış bir kitap okuyor. Yine çok küçüğüm. Sesin geldiği yöne gittim hemen. Bir müddet yanında oturup, dinledim. Okumayı bıraktığında ise, ‘Bana da öğretir misin?’ diye bir heves sordum…”
 
Selamün aleyküm. Geçen gün bir şey almak için nalbura gittim. İçeri girip “Merhaba, hayırlı işler” dedim adam sadece kafasını sallamakla yetindi. Benden iki dakika sonra başka bir adam içeri girip “Selamün aleyküm” dedi. Nalburun öyle bir aleyküm selam deyişi vardı ki görmeniz lazım. Biz müşteri değil miyiz? Müşteriyiz de o kadar değiliz. Kısacası, selamün aleykümün gücünü düşünülenden fazla.

Mağduriyet

 
Mağdurum da mağdurum. Mağduriyet ve buna bağlı olarak kullanılan acitasyon her şeydir. Darbe döneminde en fazla işkenceyi, sürgünü, yasakları, mağduriyeti en fazla sen çekmişsin ama tüm bunları karşı taraf yaşamış gibi kozu onların eline veriyorsun. Askerin yanında olmasam bile toplumda oluşan askerin yanında, darbe yanlısı, destekçisi imajımı silmek için elimden geleni yapardım. Parmak sallayarak, “Bunlar var ya bunlar bize neler çektirdiler!” (söylemi daha ağır hale getirip, ajitasyon dozunu arttırarak).
28 Şubat mağduru olma keyfi. Meslek lisesinde okumam büyük avantaj. Başarılı bir öğrenci olduğumdan bir şekilde üniversite okumayı başarsam ve tüm sorunlar ortadan kalkmış olsa bile, “Kat sayı sorunu yüzünden üniversiteye gidemedim. Üniversiteye gidemeyeyim diye ellerinden geleni yaptılar!” diye ağlardım. Bırakın onlar gitmişsin işte vs. deyip dursun. İstanbul’da başarısızlıktan okul kazanamayıp Amerika’da burslu okumanın ajitasyonunu başkası yapıyor da benimki niye olmuyor?
Aileyi devreye sok. Aman ailem siyasetten uzak kalsın, göz önünde olmasın demek büyük yanlış. Ailemin yaşadığı mağduriyetleri ballandıra ballandıra anlatırdım (düşündüm ama mağduriyet bulamadım iyi mi). Yoksa da pireyi deve yapardım. “Benim emekli babam yeri geldi istediklerimizi alamadı!” (emeklilere oyna), “Ananem başı örtülü diye askerde beni ziyarete geldiğinde içeri almadılar, başındakini çıkar da öyle gir dediler. Bunlar var ya bunlar!” (dindarlara oyna). Söylenilen yalan olsa bile bırakırdım onlar bu yalanı çürütmeye çalışsın. Gerçek ortaya çıktığında da “Ne var yani, bu ülkede baş örtüsü sorunu yok muydu, bunlar yaşanmadı mı!” diyerek yine mağduriyeti üstüme çekmeyi başarırdım.

Son olarak… Gözyaşları sel olsun.



Erkekler ağlamaz diye düşünmek yanlış. Siyaset bir nevi duygu işi sonuçta. Yeri geldiğinde ağlayasın yoksa bile kendini zorlayıp ağlamasını bileceksin.

Sonuçta, ben yine kendi çapımda, dışarıdan bakan biri olarak “CHP Genel Başkanı olsam neler yapardım?” diye düşünerek öneriler sundum. Eksikler mutlaka vardır ve eleştirmek serbest. Peki siz olsaydınız neler yapardınız? Farklı önerilerinizi yorum kısmına yazarsanız sevinirim.

7 YORUMLAR

  1. Çok umutsuzum epey zamandır, dolayısıyla hiçbir önerim yok. CHP bu halka bu haliyle çok bile. Kılıçdaroğlu gitti, X geldi, ne değişecek?! Belki yüzde 30-32. Bu kadar çarpıtılmış bir din anlayışıyla, her geçen gün büyüyen bir Atatürk düşmanlığıyla kim gelse baş edemez.
    AKP şifreyi çözdü, formülü tuttu. Eğitim seviyesinin iyi olmadığı bir ülkede din gibi hassas bir konudan girersen halkı yanına alman kaçınılmaz, yanına biraz da mağduru ekle, tadından yenmez. Birkaç gün önce oğlana sağlık raporu gerekti, sağlık ocağına gittik. Vatandaşlık numaranı girerek sıra alıyorsun ya, inan bana gelenlerin %90`ı vatandaşlık numarasını giremiyor! Kaç kişinin numarasını ben aldım hatırlamıyorum. Bulunduğum yer ne köy, ne küçük bir kasaba. Türkiye gerçeği bu. Ve bu çoğunluk için ne nükleer, ne köprü, ne rant, ne rüşvet, ne yok olan ormanlar, ne hapisteki gazeteciler…. zerre önemi yok!
    İçim şişti, burada keseyim en iyisi.

    • Bende yine de var umut nedense… AKP şifreyi çözdü doğru, diğerleri niye çözemiyor o zaman. Yanlışsa yanlış, yukarıda yazdıklarımı uygulasınlar. Dediğin gibi gazeteciler, özgürlük vs. önemi yoksa onların gözünde ne tutuyorsa sen de kullan? Bence 32'den de fazla ama dediğim gibi İsviçre düzeyinde değil, kendi seçmenini tavlayacak politikalar uygulamak gerek.

    • Diğerlerinin çözdüğü gibi yapsa mesela benim gibi düşünenlerinin oyunu alamaz:) Benim duygularımı sömüren, inancımı her türlü kullanan, yumruğunu masaya vuran, böğüre böğüre konuşan…. gibi gibi birine veya politikasını bunun üzerine inşa etmiş bir partiye oy vermem mümkün değil. Kendimle çelişirim ilk başta. Benim getireceğim tek eleştiri daha iyi örgütlenmeleri konusunda olur, daha genç, daha yenilikçi vs. Yoksa işimiz halkın şifresine kaldıysa yandık:) (ki yineliyorum, bir nesil bu AKP ile büyüdü, büyüyor. Çooook zor yıllar bekliyor bizi.)

  2. Ben de "Kör müyüm acaba?" diye düşünenlerdenim:)
    Sen çözmüşsün bu işleri:) Vallahi her dediğinde haklısın.
    Ya bir de neden bağırıp çağıranı seçerler? Çok düşünüyorum bunu. Bana kalsa sakin insan, terbiyeli, görgülü insan seçilmeli. Bana kalmıyor tabii o ayrı.

    • Körüz valla. 😀 O zaman parti kuruyorum ve oylarınızı bekliyorum. ahahahah 😀 Bize kalmadığından seçim sonrası hep şok oluyoruz. 🙁 Hayır benim anlamadığım yukarıda yazdıklarımı istiyor seçmenin çoğunluğu ona göre davransa değil mi ama?

  3. Kimin ne istediği, neyle yetindiği önemli sanırım. Kimi başbakan olmak istiyor, kimine ise parti başkanlığı yetiyor. Çok güzel tespitlerin var, oyum sana :))

BİR CEVAP BIRAK

Please enter your comment!
Please enter your name here